Müzik endüstrisinin geleceği: Müzik ekonomisi? Müziğin ruhu?

Mehmet Tez, bugünkü Milliyet'te yayımlanan yazısında müzik endüstrisinin bugününden yola çıkarak geleceğini sorgulamış.

Bu adamı ve yazılarını seviyorum. Niye mi?

Bir kere dolambaçlı yollara gitmeden anlatan açık bir tarzı var. Samimi bir dille yazıyor. İnsanın günlük hayatına dokunan yazılar kaleme alırken, diğer yandan da bugünkü yazısında yaptığı gibi büyük resmi görmekten ve gördüklerini açıkça paylaşmaktan da geri kalmıyor. Politik hassasiyeti ise ayrı bir takdir sebebi.

Gelelim bugünkü yazısına. Özetle diyor ki, müzik endüstrisi artık eskiden olduğu gibi insanların hayatlarını kökten etkileyecek büyük yıldızlar çıkartmaktan uzak. Müzik artık çok hızlı tüketilen ve kalitesi çok da sorgulanmayan bir "eğlence" unsuru durumuna düştü. Filmlerde, oyunlarda geri planda çalan "hoş" melodi sınırlamasıyla karşı karşıya.

Mehmet Tez'e katılıyorum. Müzik, diğer pek çok konuda olduğu gibi, hızlı tüketildiği (tüketicilerin tüketirken derinlemesine sorgulamadığı ve sahiplenmediği) bir dönem yaşıyor. Peki ama neden? İşte "bence" nedenler:

Müzik endüstrisi sürekli küçülen bir trende girdi

  1. Müzik ve film başta olmak üzere popüler sanat ürünlerine erişim çok kolaylaştı ve ucuzladı. Tüketici müthiş hızlı ve görece kolay olarak bu tüketimi yaparak "doydu".
  2. Hayatlarımız o kadar hızlı akmaya başladı ki, herhangi bir şeye yoğunlaşmak, anlayarak ve derinlemesine düşünerek tüketmek için insanların ne vakti ne enerjisi kalmamaya başladı.
  3. Internet üzerinden müzik gibi ürünleri tüketmek demek Apple gibi oligopol yapıların ekmeğine yağ sürdü. Bu devler arenasında "popüler" olan "hızlı tüketilebilecek" herşeyin ön plana çıkarılması kaçınılmaz.
  4. Dünya genelinde (ve Türkiye'de daha da çokça) "sadelik" ile "sığlık" eşanlamlı gibi algılanmaya ve algılatılmaya başlandı. Sığ tüketicinin daha kolaya ve ucuza istenilen tüketim trendlerine kanalize edilebildiği keşfedildi çünkü.
  5. Teknoloji her şeyin içine girmekle kalmadı, her iş kolunun köküne kadar sokuluyor. Tüketim kanalları teknoloji ile o kadar iç içe ki her bir endüstriyi tek tek işgal ediyor. Gelecekte Google, Amazon, Microsoft gibi şirketler her sektördeki devler için ciddi tehdit. Otomotivten tutun da finansa kadar. Teknolojiyi dna'sına entegre edemeyen sektörün gelecek dönemde kendine yer bulabilmesi çok zor. Müzik gibi sanatsal endüstriler ise teknolojik hale gelirken ruhunu ve özünü yitiriyor.
Teknoloji odaklı "hızlı ve sığ tüketim" trendinden insanlar sıkıldıktan sonra muhtemelen daha rafine zevkler peşinde koşmak isteyen öncü segmentler çıkacak. Sonra bu öncülerin keşifleri ile müzik başta olmak üzere pek çok endüstri muhtemelen eski parlak günlerinden dönemler yaşamaya başlayacak. Ama bu geri dönüş dalgasını görmeye bizlerin (bugün 30+ olanlar yani :) ömrü yeter mi? Bence meçhul... :)

Önümüzdeki yıllarda "müzik ekonomisi" ve "müzik teknolojisi" kavramları müziğin ruhunu ve lider özellikli müzik sanatçılarının fersah fersah önüne geçecek diye düşünüyorum.

Çöp atamayan oyunu nasıl atar?

Bayramda trafik karmaşası çılgınlığını bizzat yaşadım! :)

İstanbul'dan Ankara'ya yaklaşık on (rakamla 10 :) saat süren bir rezillikten sonra varabildim. "Dur-Kalkla" geçen trafik cinneti bir tarafa, karayollarındaki araçlardan dinlenme alanlarına ve hatta doğrudan yollara atılan o kadar çok çöp vardı ki sanki deprem gibi doğal bir afet ya da salgın bir hastalık var ve insanlar ölümüne bundan kaçıyormuş gibi bir görüntü vardı.

Çöp atmaktan aciz olarak nasıl oy attığımıza şaşırmadım değil.

İstanbul Ankara arasında çöpe dönen dinlenme tesisleri


Memleketimden kadın manzaraları: Didem Yaylalı

Hiç bir şey yazmak istemiyorum bu blog'a... İçinde yaşadığım ülkeye ne tarafından baksam efkar bulutları esiyor.

İntihar ettiği düşünülen hakim adayı Didem'in haberini okuyunca, intihar eden kadın subay Nazlıgül'ün ardından yazdığım satırlar geldi aklıma. Yazdığım tümceye dönüp bakıyorum şimdi, durumun tuhaflığı sözcüklerin "kaba" halinden bile belli. Fazlaca söze hiç gerek yok.

Cadı avı mantığının arkasına "kahramanca" saklanmış yurdum erkekleri keşke kadınlarının arkasında "erkekçe" durabilseler...

Saf ve Bakir Anadolu Çocuğu - Güngör Uras Kitabı

Uzun süredir canım pek bir şey yazmak istemiyor. Hele blog'a hiç...

Çocuk kanalında Hadisi Şerif yayımlanan bir ülkede neyi, kime yazdığım konusunda inanın fikrim yok.

Ama yine de okuduğum son kitap hakkında bir kaç satır karalamak için bilgisayarın başına geçebildim. Bu arada, Kindle aldım alalı normal kitap pek okuyamamıştım. Saf ve Bakir Anadolu Çocuğu: Güngör Uras Kitabı, bu açıdan benim için  değişiklik oldu; çünkü aylar sonra okuduğum ilk "normal" kitaptır kendisi :)

Güngör Abi'mizi yıllardır gazete köşelerinden takip ederim. Üstelik sadece Güngör Abi'yi değil mahlasları Ali Rıza Kardüz ve Tevfik Güngör'ü de unutmamak lazım.

Güngör Uras, okunuası bir adamdır. Niye?

Her şeyden önce ekonomi, finans gibi sevimsiz konuları net ve adam gibi yazar. Lafı bin dereden getirmez. Üstelik bir iktisatçı olarak reel sektörün önemini de gayet bilir, usanmadan sıkılmadan bunları yazmaya devam eder.

Peki bu tuğla kalınlığında kitap ne anlatıyor? Doğumundan başlayıp, DPT yıllarına, özel sektör, akademik hayat tecrübelerine kadar her şeyi. Hatta herşeyden fazlasını. Güngör Abi anlatmayı seviyor ya, söyleyişiy yapan Haşim Akman'ın sorduğu sormadığı her şeyi anlatmış. Mesela çocukken bir dönem Bartın'da yaşamışlar, bunu anlatırken Bartın'ın Bizans dönemini bile anlatıyor. Yani kitapta sadece yaşadıkları yok. Bir nevi Güngörpedia durumu var.

Ben Güngör Uras'ı sevdiğim için kitabı zevkle okudum. Yıllardır takip ettiğim bir yazarın hayatına ilişkin detayları öğrenmek bir dostu daha yakından tanımak gibi geldi.

Belirli yerler biraz gereksiz uzun olsa da (Haşim Akman söyleyişiyi idare etmekte -medya sektör kısmı hariç- pek başarılı değil bence), Türkiye'nin geçmiş yılları, Özal, Sabancı gibi eskinin önemli isimlerinin hayatlarının enteresan detayları, özelleştirme, sermaye birikimi süreçleri gibi konularda bilgilenmek hoşunuza giderse; Güngör Uras'ı tanımasanız dahi bu kitabı okuyun derim.

Son söz olarak, bir Ankara'lı olarak Güngör Abi'nin Ankara'dan İstanbul'a taşınma kısımlarını da pek keyifle okudum :)

Milliyet Gazetesi'nin yeni yazarları

Düzenli şekilde okuduğum Türkçe gazete olarak bir tek Milliyet kalmıştı; onun da tadını sonunda bozmayı başardılar.

Metin Münür gibi yazarları kovup yerine İzzet Çapa, Defne Samyeli, Nagehan Alçı, Mirgün Cabas gibi isimlere yer veren Demirören Grubu, Milliyet'in köküne kibrit suyunu nihayet dökmüş oldu.

Hoşçakal güzel gazete Milliyet...

Enpara.com güvenilir mi?

Enpara.com nedir?
Finansbank'ın alt markası olan enpara.com, sıfır işlem maliyeti ile yüksek faiz sunan bir bankacılık uygulaması.

Enpara.com'un çalışma mantığı?
Mantık aslında çok basit. Kardeşim gerçekten şubesiz ve yalın bankacılık hizmeti sunuyorum, bu sebeple maliyetim düşük, ee ben de sana daha yüksek faiz sunuyorum diyor adamlar...

Nihayetinde, internet bankacılığı alanındaki bu niche alanı nihayetinde bir banka gerçek anlamında görmüş oldu.

Kendi adıma, neredeyse tüm bankacılık işlemlerimi web üzerinden yapıyorum. Şubeye mümkün olabildiğince hiç gitmiyorum. Ben banka için bu denli "masrafsız" bir müşteri iken, bankanın benden cart işlemi curt işlemi diye bir sürü masraf alıyor olmasından çok rahatsızdım. Allah'tan maaş hesabımın tanımlı olduğu banka, bu nedenle pek çok işlem için benden ücret almıyor. Ama her iş değiştirdiğimde hoop hesapları falan diğerine aktar, uğraş dur.

Üstelik tam da enpara.com reklamlarında dendiği gibi her vade sonunda faiz için pazarlık yap.

Finansbank projeyi duyurduğundan beri bir süre bekliyordum, acaba oranlar nasıl gidecek diye. Hala gayet iyi durumda görünüyor. Ben de geçen gün çağrı merkezini arayıp kaydımı yaptırdım. 5 dakika bile sürmeden hesabımı açtılar. İki gün sonrada evime kadar gelip gerekli imzaları aldılar. Bundan iyisi Şam'da kayısı :)


Enpara.com faiz oranları avantajlı mı?
İleride ne olur bilemiyorum, ama şu an için oldukça iyi diyebilirim. 100.000 TL için bankalardaki ortalama aylık faiz şu an yüzde 8,5 civarında. Enpara.com'un 10 lira için bile verdiği faiz yüzde 9,75. Özetle, evet gerçekten de zengin faizi sunuyorlar...

2013'de faiz oranları ne olur?
İlk çıktığında Enpara.com'un faiz oranı %10 idi, ama faizlerin inişte olması onların oranlarında da makul bir miktar düşüş getirmiş. Zaten Merkez Bankası Başkanı'nın geçtiğimiz günlerde 2013 boyunca faizlerin düşeceğini gösterdi. Kredi faizleri bundan pek etkilenmez, ama mevduat faizlerinin giderek düşeceği ortada.

Enpara.com güvenli mi?
Arkasında Finansbank var, zaten mevduat toplama yetkisi olmayan bir kurum tarafından yapılabilecek bir iş değil. Böyle olunca da tıpkı diğer bankalarda olduğu gibi kişi başına 50.000 TL'ye kadar TMSF'nin güvencesi var.



Sonuç: enpara.com gerçekten de zengin faizi veriyor arkadaş!
Neredeyse tüm işlemler ücretsiz, faiz oranları iyi, şubeye gitme derdi olmadan hesabı açıyorlar. Daha ne olsun? :)

Son olarak, reklamlarını pek başarılı bulmadığımı söylemeliyim. Kıl mıyım? Evet, biraz! :)

Gerçek Sorunlar

Uzun bir süredir mümkün olduğunca Türkiye'nin haber gündemini takip etmemeye çalışıyorum.

Gerçekten haber niteliği taşıyan o kadar az şey var ki... Kısır tartışmalar, saçma polemikler, başı sonu belli olmayan anlamsız dedikodular. Benim satır aralarında ve ekranda görebildiğim ne yazık ki çoğunlukla bunlar...

Sanırım, bunun bugünlerdeki tek istisnası CNN Türk'te yayımlanan Aykırı Sorular programı. Format olarak BBC'deki Hard Talk'u anımsatan program, hem tarzı hem de konukları ile gerçekten de izlenesi tek yapım gibi geliyor bana...

Bu sabah yine bu konuları düşünürken, acaba medyada hangi konuların adam akıllı tartışıldığını görsem   takip ederdim diye düşünmeye başladım.

İşte Türkiye'nin gerçek sorunları listesi için aklıma ilk anda gelenler:
  • Kadın ve çocukların maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddet.
  • Trafik magandanları ve sokakları işgal eden vale & otopark mafyaları.
  • Çevre kirliliği.
  • Çarpık yapılaşma.
  • Sanat, bilim ve felsefe düşmanlığına varan yüksek toplumsal önyargılar.
  • Yanlış beslenme alışkanlıkları.
  • Hoşgörü erozsyonuna maruz oluyor olmamız.
  • Kifayetsiz muhterisler.
  • Gelir dağılımında eşitsizlik.
  • Kaliteli sağlık ve eğitim imkanlarının ancak yüksek fiyatlarla ulaşılabilir olması.
  • Vergi sisteminin karışık olması ve üstelik geniş bir tabana yayılmıyor olmasının getirdiği verimsiz ekonomik altyapı.
  • Günlük ticari ve sosyal işlemleri son derece zorlaştıran ağır bürokratik yapı.
Ya sizin aklınıza gelenler???

Türkiye'de kadın olmak: Nazlıgül Daştanoğlu

Ayşe Arman sever miyim? Sorunun yanıtı çok net, kesinlikle hayır.
Niye mi? Benim gözümde, hoşlanmadığım popüler kültürün net bir semboli de ondan.
Ancak gel gör ki son zamanlarda Hürriyet'te okunabilecek tek yazar sanırım Ayşe Arman.

Bugün yayımlanan yazısı, Türkiye'de kadın olmanın ne denli zor olduğunu bana bir kez daha gösterdi.

Genç bir kadın teğmen intihar etmişti geçenlerde. Gazetedeki haber aynen şöyle diyordu: "Kayseri’de 12’nci Hava Ana Ulaştırma Üs Komutanlığı’nda görevli kadın üsteğmen 29 yaşındaki N.D., bir parkta beylik tabancasıyla başına ateş ederek, canına kıydı.

İntihar eden kadın üsteğmenin halen Kayseri’de 2’nci Hava İkmal Bakım Merkezinin Esenyurt Mahallesi’ndeki askeri lojmanda oturduğu, ayrıldığı eşi E.O.’nun bir yıl önce Ağustos ayında yeni bir evlilik yaptığı, genç kadının bu ayrılıktan dolayı bunalıma girdiği, dün itibariyle de, çeşitli sorunları nedeniyle Türk Hava Kuvvetleri’yle ilişkisinin kesildiği belirtildi."

Memleketin pek "mühim" haberleri arasında sağa sola sıkıştırılmış sıradan bir haber olarak geçip gitmişti. Genç bir kadın subay boşanmış ve buna dayanamayıp intihar etmişti. Ama Ayşe Arman, oturup konuyu araştırmış ve Türkiye'de kadın olmanın ne denli zor olduğunu gösteren hüzünlü ve de gerçek öyküyü okurlarına ulaştırma başarısını göstermiş.

Kadınların üzerinde bu kadar sistematik ve "resmi" olarak baskı uygulayan bir ülkede "erkek" olmaktan utanıyorum. Kadının birey olması zaten başlı başına zor. Üstelik her şeye rağmen mücadele edip, emek sarf edip "kendisi" olabildiğinde bile her taraftan her an baskı altında...

Üsteğmen Nazlıgül Daştanoğlu, ne ilk ne son mağduru olacak erkek egemen dünyanın. Mekanın cennet olsun, dünyada sana çok görülen huzuru umarım vefatından sonra bulursun... Keşke seni karalayıp yaşam hakkını elinden almış olanlar senin kadar cesur ve onurlu olabilseler.

En iyi James Bond

James Bond'un son filmi Sky Fall'u bugünlerde izleyeceğim sanırım. Film acaba nasıl diye düşünürken geçenlerde the Economist'te  gelmiş geçmiş James Bond'ları kıyaslayan harika bir grafik yayımladılar.


Adamlar hakikaten yayıncılık olayında ne kadar aşmış olduklarını her fırsatta gösteriyorlar.

Grafik, altı adet 007 amcanın martini içme, gönül fethetme ve öldürme istatistiklerini gösteriyor. Pierce abimiz martini olayını biraz ihmal etmiş ama diğer iki kategoride gayet iyi görünüyor :)

İçlerindeki "gerçek" İngiliz ise içki konusundaki vatanperver performansı ile açık ara tabii ki Mr Craig! :)

iPad arızası: iPad çöker mi?

Bal gibi de çöküyormuş... Apple'lar şöyle güvenilir, böyle garanti sistemdir. PC'ler çöker kalkar ama Apple'ın varsa başın ağrımaz.

Evet yıllarca bu sözleri duydum Apple kullanan dostlarımdan. Peki ben hiç Apple kullandım mı?

Hayır... Ne zamana kadar? Bir kaç ay önce new iPad alana dek...

Bu iPad çılgınlığı öyle bir dört yanımı sardı kı; lanet olsun bir tane almam lazım galiba düşüncesi beyinkıvrımlarım arasında yeşermeye başladı. Gel zaman git zaman derken sonunda gidip bir tane aldım.

Ama daha doğru düzgün 20 saatten fazla kullanmamıştım ki, Milliyet uygulamasını kullandığım bir gün ansızın sistem çöktü.

Bunca yılın PC kullanıcısıyım. Alışmışım PC'lerdeki software problemlerine. Ama bilinçaltına yerleştirmişim ya Apple'a bir şey olmaz mantığını, resmen afalladım.

Kendimi toplaradıktan sonra restart yaptım, olmadı. PC olsa olaya vakıfım, kurcalarım ederim. En olmadı atarım bir format. Ki, bunca yıl içinde onlarca farklı desktop ve laptop kullandım sadece iki kere format atmamı gerektirecek ciddiyette sorun yaşadım.

Ulan bu alete format nasıl atılır onu da bilmiyorum. Neyse netten araştır et öğrendim ki recovery diye bir hadise varmış.

Neyse taktim iPad'i laptop'a, iTunes üzerinden recovery yapıyorum yani Apple usulü format atıyorum anlayacağınız.

Ben diyeyim üç siz deyin dört kez tekrarladım bu iPad sistem yükleme olayını ama ıııııhhhh. Yemedi. iPad'im hala mahsun mahsun bana bakıyor abi kurtar beni diye.

Diyorum ya PC olsa iş kolay ama Apple olunca mal gibi kaldım. Kuzu kuzu servise yolladım mecburen, hala bekliyorum bakalım bu iPad arızası macerası nasıl sonlanacak...